My Motto

Be compassionate to the needy, Neither squander wealth nor hoard it. Never lose your sense of shame, if questions are asked of you, answer them frankly but do not ask too many yourself. Be manly and of good cheer. Never kill a foe who is begging for mercy and be ever loyal in love

Own your own way

Do Not Go Where The Path May Lead, Go Instead Where There Is No Path And LEAVE a TRAIL ....
By R. Waldo Emerson

Tuesday, January 3, 2017

Ne ?



Talebenin olmadı okulda, öğretmenin işi ne ?
Edebin olmadığı yerde, ilmin tadı ne ?
Bakıpta görmeyeni, zorlamanın hayrı ne?
"Hoca,Hocaaa"derler !
Aman Ya Rabbi  !
O küçük bedenlere saklanmış ukalalık da ne ?
Hani yön veririm sanırsın ya, o elindekinin adı ne ?

Muammer KARACA


Saturday, May 2, 2015

Türk Kimliği



Türk Kimliğinin Ortaya Çıkışı ile Türklerin kendilerine Türk demeye başlaması, Türk Kelimesinin anlamını ve İlk Türk toplumları hakkında araştırma notları.

Türk’lük kavramının ortaya çıkışı bugün Türk olarak tanımladığımız toplumların tarih sahnesine çıkması ile neredeyse yaşıttır. Bunun yanında “Türk” ifadesinin nasıl ve ne zaman kullanılmaya başlandığı ile ilgili yoğun bir handikap ve bilgi kirliliği mevcuttur. Araştırılması ve bu araştırmaların arkeolojik çalışmalarla teyit edilmesi çok zor olan Asya tarihi maalesef kimi tarihçilerin keyfe keder yorumlarlarıyla ciddiyetsiz bir hal almış durumdadır. Günümüzde yapılan detaylı araştırmalarda ve Türk’lerin ilişkide bulunduğu toplumların tarihlerinde kendi Tarihimizin izlerine rahatlıkla ulaşabiliyoruz.

Türk toplumlarını teşkil eden “Amerind - Beyaz Irk” melezi Ön Türk’ler,  tarih sahnesine iki koldan (Aral Gölü ve Tanrı Dağları) çıkmış, bu iki kol 4.000 Yıl önce ÖTÜKEN’de birleşerek yeni bir toplum oluşturmuştu. M.ö. 2.000 li yıllarda ortaya çıkan bu toplum artık Kendisine “Türk” demeye başlamıştır. Zira Aral’dan gelen Ön Türk kolu, buraya göç etmeden önce kendilerine “Türk” demekteydiler. Aral Kolundan gelen Ön Türk’lerin kendilerine Türk demeleri, Tanrı dağlarındaki buluşmadan 1000 yıl önce başlar. Dolayısıyla Türklük kavramının kaynağına ulaşmamız için Kendilerine ilk Türk diyen Aral’lı Ön Türk kolunun üzerinde yoğunlaşmamız gerekecektir.

Aral’lı Ön Türk’ler tarih sahnesine -8.000’li yıllarda çıkmışlardı. Kuzeyden inen Amerind’ler ile Aral Gölünün yerlileri olan Beyaz Irk mensubu iki toplum burada akrabalık bağı kurarak uzun yıllar yaşamış ve en eski Ön Türk toplumunun temellerini oluşturmuşlardı. Kendilerine henüz “Türk” demeyen bu toplum, binlerce yıl yaşadıkları Aral Gölü, Hazar Denizi ve Doğu Kafkasya bölgelerindeki müstakil yaşantılarını şartların gereği olarak medeni yaşama dönüştürmeye başladılar. Boylar ve Aşiretler halinde yaklaşık 4 Bin yıl yaşayan bu toplumlar yaşamın kaynağı olan sulak bölgeler üzerinden göç hareketlerine giriştiler. Bu göç hareketleriyle birlikte ulaştıkları Mezopotamya’da yeni bir otoriter sistem inşa ettiler. M.ö. 4.000’li yıllarda giriştikleri bu göç hareketi ile Dünya Medeniyetin temellerini atan Sümer Devletler topluluğunun kurucu unsuru oldular.

Sümerleri tek başına bir ülke yada müstakil bir toplum olarak değerlendirmek yanlış olacaktır. Kuzeyden gelen Ön Türk kolları, bu bölgede Mezopotamya’nın yerli unsurları ile birlikte yaşayarak teşkilatlı bir yönetim düzeni oluşturdular. Bu tarihe kadar Mezopotamya’da bir medeniyet kurulmamıştı ve belli bir toplumun vatanı olarak kabul edilmemekteydi. Daha önce Devlet ve Medeniyet tecrübesi olmayan bu toplumlar bir nevi Birleşmiş Milletler halinde kurallara dayalı, birbirleri ile iyi komşuluk ilişkilerini esas almış bir ortak yönetim biçimi oluşturdular. Tarihçiler, günümüzde bu yönetime “Site Devletleri” adını verirler. Bu yönetim biçiminde her toplum kendi Şehrinde yaşıyor, kendi Kralı tarafından yönetiliyor ve diğer toplumların yönetimlerine karışmıyordu. Bunun yanında tüm Sümer Şehir Devletleri aynı dini inanışlara sahip, aynı dili konuşan, aynı toplumsal kurallar ve birbirine çok benzeyen yaşayış şekilleri ile varlıklarını devam ettirmekteydiler. Bu yönetim biçimi binlerce yıl ayakta durmuş, medeniyetin temeli olan Yazıyı keşfetmiş ve kullanmaya başlamış, toplum olarak güçlendikçe sayıları hızla artmıştır.

Pek çok tarihçi Sümer Devletinin kurucularının Asya’lı olduğunu kabul eder. Asya’dan göç ettikleri ve Beyaz Irk’a mensup Yuvarlak Başlı (Brakisefal) bir ırk olduğu kesin olarak tespit edilen Sümer toplumunun Türk Alfabesi ve Türkçe ile çok yakın bağıda Sümerlerin Ön Türk kökenli bir devlete sahip olduğunu açıkça ortaya koyar.

Kuzeyden inen Ön Türk toplulukları da bu Site Devleti içerisinde Kurucu Unsur olarak yer almış ve varlıklarını Sümer Medeniyeti içerisinde devam ettirmişlerdir. Bu toplumun kendisine TÜRK demesi de, Sümer Site Devletlerine katılmasından birkaç yüz yıl sonra gerçekleşir. Zira Sümerlerin son dönemlerinde TÜRKİ adlı bir Şehir Devletinin var olduğu ortaya çıkmıştır. Sümer Devletini yıkan Akadların (Arapların Ataları) Kralı Naramsin, Sümer Devletlerine açtığı savaşta mücadele ettiği Şehir Devletlerinin ve Krallarının isimlerini yazıya dökerek kayıt altına almıştı. Bu kayıtlarda TÜRKİ adlı bir Şehir devleti olduğu, Kralının adının İL-şu Nail olduğu belirtilir. Hem ülkenin isminin TÜRKİ olması, hemde Kralın unvanının Türkçe olması bu şehir devletinin ilk TÜRK devleti olduğunu ortaya çıkartmaktadır.

Sümerlerdeki TÜRKİ adlı Site devletinin varlığı ve halkının Türkçe konuşuyor olması bu toplumun ilk Türk Devleti olduğunu ortaya koyuyor. Peki Sümerlerin son dönemlerinde varlığı kesin olarak ortaya çıkan TÜRKİ Devleti ne zaman vücut buldu ve tarih sahnesine çıktı?

Sümer araştırmacıları, Sümerlerin kurulduğu ilk dönemlerde TÜRKİ adlı bir Şehir Devletinin var olmadığını belirtiyor. Yani Sümerlerin ortaya çıktığı -3.500 lü yıllarda TÜRKİ adlı bir toplum yoktu. Aral boylarındaki Ön Türkler, Sümer devletinin kuruluşunda asli unsur olarak rol oynadığında kendisine TÜRK unvanı vermemişti. Bu unvanı birkaç yüz yıl sonra Büyük Tufan sonrasında edindiler.

Sümerler, kurulduktan yaklaşık 500 yıl sonra Mezopotamya topraklarında büyük bir Tufan meydana gelmişti. Bu tufan, geniş bir coğrafyada etkili olmuş, çok sayıda insan sular altında kalarak ölmüş, medeniyetler ve şehirler önemli ölçüde yok olmuştu. Bulgulara göre bu Tufan -3.000 yılları civarında gerçekleşti. Zira Tufan’a ait bilgiler Tufanın Sümerler döneminde yaşandığını ortaya koymaktadır. Tufandan ilk bahseden yazılı kayıtlar -2.500 yılına aittir. Yani Tufan -2.500 lü yıllardan daha önce meydana gelmiştir. Sümerlerin yazıyı -3.200 lerde kullanmaya başladığını ve pek çok yazılı eser bıraktığını düşünürsek Tufanın yaklaşık olarak -3.000 yıllarında meydana gelmiş olduğu sonucuna varabiliriz. Bu Tufan, aslında pek çok kişinin bildiği Nuh Tufanıdır. Zira Tufan ile ilgili destanlar, hikayeler ve kayıtlar Kuran’da belirtilen Nuh Tufanı ile birebir örtüşmektedir.

Yaşanan Tufan sonrası Sümer Devletler topluluğu halen ayaktaydı ve güçlü bir yapıya sahipti. Düşünülen odur ki, Aral gölünden Mezopotamya’ya inen Ön Türk’ler burada kurdukları Şehir Devletini Tufan sonrasında yeni bir inanışa göre yeniden adlandırdılar. -3.000 lerde yaşandığı düşünülen Tufan’dan sonra Hz. Nuh, çocuklarını toplumların başına Lider olarak göndermişti. Arap Tarihçilerinin bu konuda yaptıkları araştırmalar oldukça ilginçtir. Bu araştırmanın sonuçları bizi Aral Gölünden Mezopotamya’ya göç eden toplumların tufandan sonra kendilerine TÜRK ünvanı verdiği gerçeğine ulaştırıyor.

Nuh Tufanına ait bilgiler hem kulaktan kulağa yayılan ve masallaştırılan efsanelerde, hem Tarih araştırmacılarının elde ettiği muhtelif tespitlerde, hem Tevrat ve İncil’de, hem de Kur-an’ı Kerim’de geçmektedir. Bu kaynaklardan elde edilen bilgiler Hz. Nuh’un oğullarından yeni nesiller türediğini belirtiyor. Burada “Türemek” kavramı muhtemeldir ki hem kendi soyunu devam ettirmek hem de toplumların liderliğini üslenmek olarak edebi bir dille ifade edilmiş. Zira Tufandan önce varolan kavimlerin birçoğu Tufandan sonrada varlıklarını devam ettirmiştir. Arap tarihçi ve yazar Said bin El-Müseyyeb Nuh’un Ham, Sam ve Yafes adında üç oğlunun olduğunu ve bu oğullarının soylarından kavimler meydana geldiğini belirtir. Bunun yanında Nuh’un oğullarının soyundan gelenlerin isimleri de bu araştırmalarda ulaşılan önemli bilgilerdendir. Bu bilgiler bize hem Türk toplumunun hem de komşusu olan diğer toplumların nasıl kimliklerini kazandıklarına dair önemli ipuçları verecektir.

Gılgamış Destanı, Hatti Kayıtları, Sümer Yazıtları, Tevrat, İncil ve Kur-an’ı Kerim’de elde edilen bilgiler ışığında ortaya çıkan bilgiler, Hz. Nuh’un çocuklarının ve  çocuklarından olan çocuklarının (Torunlarının) isimlerini şu şekilde tespit etmiştir ;

Hz. Nuh’un oğulları Ham, Sam ve Yafes.

Ham’ın Oğulları ; Kuş, Mizraim, Put, Kenan.

Sam’ın Oğulları ; Elam, Asşur, Arpaçşad, Lud ve Aram.

Yafes’in Oğulları ; Türk, Gomer, Mogog, Madai, Javan, Tubal, Meşeç, Tiras.

Hz. Nuh’un çocuk ve torunlarının isimleri mutlaka tanıdık gelecektir. Zira Türk kavmine olduğu gibi pek çok kavme isim babalığı yapan bu isimler, hem dünya medeniyetini yeniden inşa etmiş, hem temel kültürleri oluşturmuş hem de Dünyanın demografik temellerini atmıştır. Bu isimlerden en tanıdık gelenleri  Elam’ın başına geçtiği kavim Elamlılar olarak anılmış, Asşur’un başına geçtiği kavim Asurlular olarak anılmış, Aram’ın başına geçtiği kavim Aramiler olarak anılmış, Arpaçşad’ın başına geçtiği kavim Araplar olarak anılmış, Türk’ün başına geçtiği kavimde Türkler olarak günümüze kadar varlığını devam ettirmiştir.

Aslında bu bilgi yakın zamanda ortaya çıkmamıştır. Binlerce yıldır bilinen, Bozkır Türk’lerince efsane olarak babadan oğula anlatılan bir mitdir ve Selçuklu döneminde Anadolu ya giren Türkler içerisinde bile anlatıla gelmiştir. Öyle ki Cumhuriyetin kurulduğu yıllarda Atatürk tarafından kurulan Türk Tarih Kurumu da bu bilgiyi Halk dilinden kaleme almış ve gerçekliği üzerinde araştırmalar yaparak itibar etmiştir.  Bu bulgular ışığında Atatürk de Türk’lerin kökenini Nuh’un torunu Türk’e dayandırmıştır. Bunun yanında ilginçtir ki Bozkır efsanelerinde söz edilen unsurlara Arap efsanelerinde de rastlanmaktadır. Birbirleriyle ilk teması M.s. 8. Yüzyılda gerçekleşen Türkler ve Araplar, aynı efsaneyi bu ilk temastan yüzlerce yıl önce yazıya dökmüştü. Elbette literatür tarihçileri bu bilgiye efsane ve masal olarak bakmış, itibar etmeyerek ciddiye almamıştır. Oysaki yakın zamanda ortaya çıkartılan Sümer yazıtları, Hatti yazıtları, Gılgamış destanı, Arap tarihçilerinin araştırmaları, Etimolojik ve Arkeolojik bulgular her halükarda bu tezi desteklemekte ve gerçekliğini ortaya çıkartmaktadır.


Artık bugün, tarafgir nitelikleri açıkça ortaya çıkmış, yanlı tezleri birer birer çürütülmüş batılı politik tarihçilerin literatüre geçirdiği kusurlu ve yanıltıcı bilgilere itibar etmek yerine tarihsel bulguların ve kesinlik kazanmış delillerin bizi ulaştırdığı mantıkla ortaya çıkan ve bizzat Halkın Tarihiyle teyitlenen bu bilgiye itibar etmeli ve sahip çıkmalıyız.


Çanakkale Şehitlerine, To Dardanelles Martyrs





Şu Boğaz harbi nedir? Var mı ki dünyâda eşi?
What is that Bosphorus war? Is there an equivalent to it in the world?

En kesif orduların yükleniyor dördü beşi.
Four or five of the most dense armies are pressing 

-Tepeden yol bularak geçmek için Marmara’ya-
In order to go to Marmara finding a way through the hill

Kaç donanmayla sarılmış ufacık bir karaya.
To a very small land besieged by many navies.

Ne hayâsızca tehaşşüd ki ufuklar kapalı!
What a dishonarable gathering, because of it horizons are overcast.

Nerde-gösterdiği vahşetle ´bu: bir Avrupalı´
Where is “This is an European.” with the violance he shows?

Dedirir-Yırtıcı, his yoksulu, sırtlan kümesi,
This wild, numb hyena group makes you say this.

Varsa gelmiş, açılıp mahbesi, yâhud kafesi!
They came being opened their cages

Eski Dünyâ, yeni Dünyâ, bütün akvâm-ı beşer,
Old world, new world, all the nations of men

Kaynıyor kum gibi, mahşer mi, hakikat mahşer.
They are boiling like sand, is it Armegeddon?, truely it is.

Yedi iklimi cihânın duruyor karşında,
Seven nations of the world stand in front of you.

Avusturalya´yla beraber bakıyorsun: Kanada!
You see Australia together with Canada!

Çehreler başka, lisanlar, deriler rengârenk:
Faces are different, languages, skins are colourful

Sâde bir hâdise var ortada: Vahşetler denk.
There is a simple thing obvious: wildnesses are equal

Kimi Hindû, kimi yamyam, kimi bilmem ne belâ...
Some of them are Indian, some of them are cannibal, I dont know what the heck the others.

Hani, tâuna da züldür bu rezil istilâ!
This disgraceful invasion is a lowness even for plague

Ah o yirminci asır yok mu, o mahlûk-i asil,
Oh that 20. century, that noble thing

Ne kadar gözdesi mevcûd ise hakkıyle, sefil,
All of its favored ones are truely wretched.

Kustu Mehmedciğin aylarca durup karşısına;
It threw up for months standing in front of dear Mehmets

Döktü karnındaki esrârı hayâsızcasına.
It threw out the secrets in its stomach without shame.

Maske yırtılmasa hâlâ bize âfetti o yüz...
If the mask wasnt torn, that face would be still adorable for us.

Medeniyyet denilen kahbe, hakikat, yüzsüz.
The whore called civilization is truely shameless.

Sonra mel´undaki tahribe müvekkel esbâb,
The reasons which cause the destruction at the cursed

Öyle müdhiş ki: Eder her biri bir mülkü harâb.
They are so terrible, even each one of them can destroy a land.

Öteden sâikalar parçalıyor âfâkı;
Thunderbolts are tearing the horizons to pieces from the other side

Beriden zelzeleler kaldırıyor a´mâkı;
Earthquakes lift up the depths from this side.

Bomba şimşekleri beyninden inip her siperin;
The thunderbolts of bombs are going down through the brains of every shelter

Sönüyor göğsünün üstünde o arslan neferin.
They go out on the chest of those brave soldiers.

Yerin altında cehennem gibi binlerce lağam,
There are thousands of underground tunnels like hell under the earth.

Atılan her lağamın yaktığı: Yüzlerce adam.
And hundreds of men who the mines thrown burnt.

Ölüm indirmede gökler, ölü püskürmede yer;
Sky is bringing down death, earth is spewing out dead.

O ne müdhiş tipidir: Savrulur enkaaz-ı beşer...
What a terrible blizzard it is, wreck of men is thrown into the air.

Kafa, göz, gövde, bacak, kol, çene, parmak, el, ayak,
Head, eye, body, leg, arm, chin, finger, hand, foot

Boşanır sırtlara vâdilere, sağnak sağnak.
They hail onto ridges, valleys

Saçıyor zırha bürünmüş de o nâmerd eller,
Those coward hands in armor are scattering

Yıldırım yaylımı tûfanlar, alevden seller.
Floods like thunderbolt volleys, torrents from fire

Veriyor yangını, durmuş da açık sinelere,
They are giving fire to chests open,

Sürü halinde gezerken sayısız teyyâre.
Many planes, while going around in groups.

Top tüfekten daha sık, gülle yağan mermiler...
Missiles splattering cannonballs are more frequent than cannon and gun.

Kahraman orduyu seyret ki bu tehdide güler!
Watch the brave army, it laughs at that threat.

Ne çelik tabyalar ister, ne siner hasmından;
Neither it wants steel bastions nor it is afraid of its enemy.

Alınır kal´â mı göğsündeki kat kat iman?
Is a strong faith a fortress which can be taken?

Hangi kuvvet onu, hâşâ, edecek kahrına râm?
Which power can make it bow down to its oppression?

Çünkü te´sis-i İlahi o metin istihkâm.
Because that stronghold is an establishment of God.

Sarılır, indirilir mevki-i müstahkemler,
The location of fortified buildings can be surrounded and can be taken

Beşerin azmini tevkif edemez sun´-i beşer;
The creation of human cant arrest the will of the humanity.

Bu göğüslerse Hudâ´nın ebedi serhaddi;
As for these chests, they are eternal borders of God.

´O benim sun´-i bedi´im, onu çiğnetme´ dedi.
“It is my beautiful creation, dont allow it to be run over.” He said

Asım´ın nesli...diyordum ya...nesilmiş gerçek:
I was talking about the generation of Asım, it is truely a generation:

İşte çiğnetmedi nâmusunu, çiğnetmiyecek.
Look, it didnt allow its honor to be run over, it will not.

Şühedâ gövdesi, bir baksana, dağlar, taşlar...
Look at the mountains and rocks, they are the bodies of martyrs.

O, rükû olmasa, dünyâda eğilmez başlar,
Except Rüku, it is impossible to make heads bow.

Vurulup tertemiz alnından, uzanmış yatıyor,
He lies down shot from his so clean forehead.

Bir hilâl uğruna, yâ Rab, ne güneşler batıyor!
For the sake of a crescent, oh God, many suns set.

Ey, bu topraklar için toprağa düşmüş asker!
O Soldier who fell down to the ground for this land!

Gökten ecdâd inerek öpse o pâk alnı değer.
It would worth it if the forefathers kissed coming down that clean forehead

Ne büyüksün ki kanın kurtarıyor tevhidi...
How great you are, your blood saves the Tevhid.

Bedr´in arslanları ancak, bu kadar şanlı idi.
Only the lions of Bedir were this much glorious.

Sana dar gelmiyecek makberi kimler kazsın?
Who can dig the grave which will not be narrow for you?

´Gömelim gel seni tarihe´ desem, sığmazsın.
If I said “lets burry you into history”, you wouldnt fit into

Herc ü merc ettiğin edvâra da yetmez o kitâb...
That book isnt enough even for the eras you shook

Seni ancak ebediyyetler eder istiâb.
Only eternities can embrace you.

´Bu, taşındır´ diyerek Kâ´be´yi diksem başına;
If I put Kaba around your head saying “This is your grave stone”

Ruhumun vahyini duysam da geçirsem taşına;
If I heard inspiration of my soul and wrote it on your stone

Sonra gök kubbeyi alsam da, ridâ namıyle,
Then, If I took vault of heaven with the Rida name

Kanayan lâhdine çeksem bütün ecrâmıyle;
If I pulled it to your tomb with its all stars

Mor bulutlarla açık türbene çatsam da tavan,
And if I made it a ceiling to your shrine open with purple clouds

Yedi kandilli Süreyyâ´yı uzatsam oradan;
 If I sent seven candled Süreyya from there

Sen bu âvizenin altında, bürünmüş kanına,
Under this chandelier,covered with your blood

Uzanırken, gece mehtâbı getirsem yanına,
While you were lying down, if I brought moon light near you at night

Türbedârın gibi tâ fecre kadar bekletsem;
Like caretaker of your shrine, if I made it wait untill day light.

Gündüzün fecr ile âvizeni lebriz etsem;
In morning, if I made your chandelier full of day light.

Tüllenen mağribi, akşamları sarsam yarana...
If I wrapped the tulle covered west to your wound at nights.

Yine bir şey yapabildim diyemem hâtırana.
I wouldnt say that i did much to honor your memory.
 
Sen ki, son ehl-i salibin kırarak savletini,
You, by breaking the attack of Crucifix people

Şarkın en sevgili sultânı Salâhaddin´i,
You made the most beloved sultan of east, Salahaddin

Kılıç Arslan gibi iclâline ettin hayran...
An admirer of your greatness like Kılıç Arslan.

Sen ki, İslam´ı kuşatmış, boğuyorken hüsran,
You, while disappointment was sorrounding and choking Islam

O demir çenberi göğsünde kırıp parçaladın;
You broke and tore that iron chain into pieces on your chest.

Sen ki, rûhunla beraber gezer ecrâmı adın;
You, your name visits stars with your soul.

Sen ki, a´sâra gömülsen taşacaksın...Heyhât,
You, if you were burried into centuries, you would pour out.

Sana gelmez bu ufuklar, seni almaz bu cihât...
These horizons cant come to you, this cihat cant embrace you

Ey şehid oğlu şehid, isteme benden makber,
Oh martyr son of a martyr; dont want grave from me

Sana âğûşunu açmış duruyor Peygamber.

The prophet is waiting you his arms open.

Thursday, June 5, 2014

English Day

As an English teacher at Derya Öncü College, we have to organise an English day which is supposed to be a great day for the school that they praise for it, finally we were able to do it and I am so relax now.


Sunday, May 25, 2014

ÇİLE DOLU BİR YOLCULUK 11 ÜS



Gören herkesin gülerek izlediği, “bu ne rezillik” diye söylendiği araba hattıdır 11 Üs. Burada bulunan (Ü) Üsküdar’ı, (S) Sultanbeyli’yi temsil ediyormuş normalde. Fakat yolcular arasında bambaşka bir hal almış Üs kodlaması; üst üstenin ÜS’si diyorlar. Aslında yanlış da söylemiyorlar.  Durumun en kısa ifade şekli diyebiliriz buna.



 Yaşamımızla bütünleşerek vazgeçilmez hale gelen taşıtlar, kolaylıklarının yanı sıra birçok sıkıntıyı da beraberinde getiriyor. Özellikle de trafiğin yoğun olduğu yerlerde ulaşım her geçen gün çileye dönüşüyor. Kimi okuluna, kimi işine kimisi ise hastaneye yetişebilmek için sabahın erken saatlerinde kalkıp otobüs avına çıkıyor adeta. Şanslarına binecekleri otobüs boşsa ne ala. Sırada trafiği atlatmak kalır sadece. Peki ya arabaların yoğun olduğu hatlar ne yapsın. Hem de ilk duraklar haricinde binmenin adeta çin işkencesi olan arabalar. Uzaktan normal görünen ama yaklaştığı zaman tabiri caizse tıka basa dolu olan, binenler adeta tüm gücünü kullanarak içeriye sıkışmaya çalışılan arabalar.






BASINLA KONUŞMAK YASAKMIŞ!
Bu otobüs hattı sabahları Üsküdar’a akşamları ise Sultanbeyli tarafına gidişte yoğun olmakta. Çünkü sabahları iş için gerek Altunzade’den metrobüs’le gerekse, Üsküdar’dan vapurla Asya’dan Avrupa’ya geçilmekte. Akşamları da eve dönüş başlamakta. İş yoğunluğunun Avrupa yakasında oluşu, o hatta yolcuların fazla olması ve tabi ki İETT’nin yıllardır buraya bir çare bulmaması bu duruma sokuyor o bölgeyi. Bu konuyu araştırmak için gittiğimizde 11 Üs şoförleri bizle konuşmak istemiyorlar bir türlü. Çünkü yasakmış basından her hangi biriyle görüşüp demeç vermek. Birkaç denemeden sonra yakaladık birini ve atladık onla beraber arabaya. On bir yıldır bu bölgede şoförlük yaptığını söylemekle başladı söze. Dile kolay böyle bir hatta on bir yıldır çalışıyor. Tüm ısrarlarımıza rağmen ismini söylemeden kendince dert yanmaya başlıyor; “ Arkadaş o bölgede oturanlar bir şeyden anlamıyor. Nerden kimden hak arayacaklar bilmiyorlar. İlk gördükleri biz olunca direkt bizle muhatap olup tartışıyorlar. Hatta öğle ki hakaretler ediyorlar. Biz bazen dayanamayıp karşılık veriyoruz ama yine susan da biz oluyoruz. Yoksa her gün birileri yaralanır.” Anlatırken öğle hallere giriyor ki şoförümüz sanki o anı yaşıyor yine. Soruyoruz hemen bu hatta madem bu kadar yoğun neden ek seferler düzenlenmiyor da böyle çile çekiliyor diye.  Cevabı epey ilginç tabi, “aslında yeterince araba var ama trafik yoğun oluyor o nedenle araba az gibi görünüyor. Tabi bunların yanında personel eksikliği de var aslında.” 

"HER AKŞAM EN AZ BİR SAAT BEKLİYORUM"

 Ama Altunizade durağında saatlerce bekleyenlere sorduğumuzda ise olayın farklı yüzü çıkıyor ortaya. Çekmeköy’de oturup Kadıköy’de çalışan ve bu hattı kullanan Mehmet Bey, araba yeterince olsa burada saatlerce beklemeyiz diyerek şöyle devam ediyor; “hemen her akşam abartısız  en az bir saat bekliyorum. Ya 11 Üs hiç gelmiyor ya da gelenler daha ilk iki durakta dolmuş daha sonra hiç yolcu almadan sol şeritten devam ediyor. Yeterince araba olsa biri dolduğunda diğerini beklemeden gönderseler böyle bir sorun olmayacak.” İşten erken çıkmasına rağmen hiçbir zaman eve zamanında gidemediğini söylen Mehmet Bey, “önceki akşam tam 50 dakika bekledim bir tane geldi ve durakta durdu. Hemen koştuk ve asıldık kapılara içeriye girmeye çalışıyoruz. Ama binmek nerde bir adım bile atamadık ve araba gitti. Ardından gelen arabaya da hemen koştuk ve sıkışa sıkışa bindik. Bindik ama tek ayağımızın üstünde ve kımıldayamıyoruz bile. Bizden sonrada binenler oldu tabi. İnmem gereken durak geldi. O yoğunlukta bir türlü inemedim. Kaptan bekle inecek var diye seslendim sesimin içinde kendim boğuldum. Bir sonraki durakta zar zor indim ve taksiyle eve gelmek zorunda kaldım.” dinlerken biz gülsek mi üzülsek mi anlamadık susup bekledik. Mehmet Bey’de anlamış olacak ki “Rahat olun gülebilirsiniz. Ben bile kendi halime gülüyorum.” diyor ve ardından yüzünde tebessüm beliriyor. Mehmet Bey’le görüştükten sonra durakta az ilerliyoruz ve yaşlı bir amcanın yanına yaklaşıyoruz. Soruyoruz hemen sizde 11 Üs’ü bekliyorsunuz dimi diye. Hemen olmaz olası 11 Üs diyerek söylenmeye başlıyor amcamız. Hayırdır amca dediğimiz de ise, “oğlum ben altmış yaşındayım ama mecburen çalışıyorum şartlar onu gerektiriyor. Her sabah çamlık durağından binip altunzade’ye geliyorum. Daha çabuk gelebilmem için otobandan gelen bu hattı kullanıyorum herkes gibi. Ama ne biniliyor ne de iniliyor. Gençler sağ olsun yer veriyorlar ama inanın yerimden kımıldayıp oraya kadar geçemiyorum olduğum yerde kalıp bu çileyi çekiyorum.” diyor. Bu soruna yetkililerin biran önce çözüm bulması gerektiğini vurgulayarak başından geçen bir olayı şöyle anlatıyor; “ bir sabah duraktan sıkışa sıkışa bindim. Yer yok kapının kenarında gidiyorum. Tabi kapılarda açılmıyor arabada nefes alacak yer bile yok. İnenler binenler derken bir ara gözlüğüm düştü. Hemen eğilip almaya çalıştım beceremedim. Tekrar denediğimde yanımdaki yolcunun ayağının altında kırıldığını gördüm. Oda farkına varınca özür dildi filan.  Kızsam o ne yapsın sakin dursam iyice sinirlendim. Ya sabır çekerek şoförden kapıları açmasını ve ineceğimi söyledim. Burada açamam deyince artık tutamadım kendimi ve tartışmaya başladım. Biliyorum şoför ne yapsın ama karşımızda ki bu sıkıntıyla ilgili ilk muhatabımız o olunca tartışılacak tek kişi de dolayısıyla yine o oluyor.” baktık amca sinirlenmeye başladı müsaade isteyip hemen ayrılıyoruz yanından. Altunzade durağından bir önceki durak olan capitol durağına ilerliyoruz. Durak o kadar kalabalık ki ilk kez görenler bayram yeri sanır. Yaklaşıyoruz genç bir arkadaşın yanına 11 Üs bekliyorsunuz dimi diyerek. Ağabey bu durak 11 Üs denen bela yüzünden bu kadar kalabalık zaten diyerek başlıyor anlatmaya; "Ben Sultanbeyli'de yaşıyorum Mecidiyeköy'de çalışıyorum. Bu aracı kullanmak zorundayım. Ama olmaz olası araç ne gelmek biliyor nede gelince binilebiliyor. Her günüm ayrı bir çile oluyor. Normalde altunzade durağından binmem gerek ama oradan binmenin imkanı yok diye bir durak öncesine geliyorum ki şansım artsın. Zaman zaman daha önceki duraklara bile yürüdüğüm oluyor." Genç arkadaşımızla sohbet ederken geliyor bir anda 11 Üs. Baktık ki kalabalık hiç yerinden bile kımıldamıyor ve her zaman böyle olduğunu söyleyerek başlıyor sinirle gülmeye. Bu sorunun biran önce halledilmesi gerektiğini söyleyen genç arkadaşımız bunun tek yolunun bu hatta daha çok araba aktarmayla olacağını belirtiyor ve ekliyor; "Ümraniye içinden geçen ve neredeyse bomboş geçen hatlar var. Bunları yoğun saatlerde şile yoluna aktarsalar hiç bir sorun kalmayacak." Gerçekten araştırma yaptığımızda Ümraniye den geçen araçlardan bazılarını aktarma yapsalar çok daha rahatlayacak bu hattı kullanan yolcular. Biz beklerken bile diğer arabalardan ikişer üçer tane geldiği halde 11 Üs bir tane bile gelmedi. Genç arkadaşımız erkek olarak biz bir nebze olsa rahatız yine ya bayan yolcular ne yapsın diyerek gördüklerini şöyle ifade ediyor; " Arabaya binince mümkünse herkes bayanlara yer vermeye çalışır. Çünkü o kalabalıkta bir bayanının gitmesi çok zor. yer olmayıp binemeyen bayanlar da oluyor tabi doğal olarak. Bu durumdan istifade etmeye çalışıp bayan yolcuları taciz eden ve rahatsız eden sapıklar da var. Binmesinler desek mecbur binecekler bindiklerinde onların önüne geçilmiyor. Yani hangi açıdan bakılırsa bakılsın çok zor. Tek çare biran önce bu hatta araba sayısını arttırmak olur." Bu hatta yıllardır aynı sorun olduğu halde kimse çözüm bulmaya çalışmamış. Bir süre Sancaktepe Belediyesi tarafından altunzade den Sancaktepe merkeze kadar direkt giden otobüsler konulmuş ama tam olarak çare olduğu söylenemez. Çünkü onlarda geç geliyor ve o durakta doluyor, ya sonraki duraklarda bekleyenler? 



Tuesday, March 11, 2014

I am the Chef

It is 1.01 am at midnight and I am still working on something for work.

I hope the other teachers like it otherwise ...puff




Thursday, February 27, 2014

Way to go


My life and this railway have many similarities in common. First of all, everyone who knows me a little can easily understand from the tones of the coluors that both have same ups nad downs throughout the life. Let's go back in time and image the first shining version of these rails when they were first settled here. What a charming and enchanting face they used to have but now they are no longer shining or captivating anyone's eyes. They are by hook or crook old and most probably not wanted or desired anymore.


LinkWithin

Blog Widget by LinkWithin

Mevlana


...
Üzülme, dert etme can.
Görebiliyorsan, dokunabiliyorsan, nefes alabiliyorsan,
yürüyebiliyorsan ne mutlu sana.
Elinde olmayanları söyleme bana.
Elinde olanlardan bahset can.
Üzülme.
Geceler hep kimsesiz mi geçecek?
Gidenler dönmeyecek mi?
Yitirdiğin her ne ise; bir bakarsın yağmurlu bir gecede veya bir bahar sabahında karşına çıkmış.
Bil ki, güzellikler de var bu hayatta.
Gel Git’lerin olmadığı bir hayat düşünebilir misin?
Hüzün olgunlaştırır,
Kaybetmek sabrı öğretir.

My Dear ISTANBUL

My Dear ISTANBUL