My Motto
Be compassionate to the needy, Neither squander wealth nor hoard it. Never lose your sense of shame, if questions are asked of you, answer them frankly but do not ask too many yourself. Be manly and of good cheer. Never kill a foe who is begging for mercy and be ever loyal in love
Own your own way
Do Not Go Where The Path May Lead, Go Instead Where There Is No Path And LEAVE a TRAIL ....
By R. Waldo Emerson
By R. Waldo Emerson
Tuesday, December 1, 2020
YENİ BİR BAŞLANGIÇ GEREK SANKİ
Senelerdir buralarda yokmuşum. Ben yokken neler neler oldu bir bilseniz ama hepsini anlatacağım.
Tuesday, January 3, 2017
Ne ?
Talebenin olmadı okulda, öğretmenin işi ne ?
Edebin olmadığı yerde, ilmin tadı ne ?
Bakıpta görmeyeni, zorlamanın hayrı ne?
"Hoca,Hocaaa"derler !
Aman Ya Rabbi !
O küçük bedenlere saklanmış ukalalık da ne ?
Hani yön veririm sanırsın ya, o elindekinin adı ne ?
Muammer KARACA
Tuesday, June 2, 2015
Saturday, May 2, 2015
Türk Kimliği
Türk Kimliğinin Ortaya Çıkışı ile
Türklerin kendilerine Türk demeye başlaması, Türk Kelimesinin anlamını ve İlk
Türk toplumları hakkında araştırma notları.
Türk’lük kavramının ortaya çıkışı
bugün Türk olarak tanımladığımız toplumların tarih sahnesine çıkması ile
neredeyse yaşıttır. Bunun yanında “Türk” ifadesinin nasıl ve ne zaman
kullanılmaya başlandığı ile ilgili yoğun bir handikap ve bilgi kirliliği
mevcuttur. Araştırılması ve bu araştırmaların arkeolojik çalışmalarla teyit
edilmesi çok zor olan Asya tarihi maalesef kimi tarihçilerin keyfe keder
yorumlarlarıyla ciddiyetsiz bir hal almış durumdadır. Günümüzde yapılan detaylı
araştırmalarda ve Türk’lerin ilişkide bulunduğu toplumların tarihlerinde kendi
Tarihimizin izlerine rahatlıkla ulaşabiliyoruz.
Türk toplumlarını teşkil eden
“Amerind - Beyaz Irk” melezi Ön Türk’ler,
tarih sahnesine iki koldan (Aral Gölü ve Tanrı Dağları) çıkmış, bu iki
kol 4.000 Yıl önce ÖTÜKEN’de birleşerek yeni bir toplum oluşturmuştu. M.ö.
2.000 li yıllarda ortaya çıkan bu toplum artık Kendisine “Türk” demeye
başlamıştır. Zira Aral’dan
gelen Ön Türk kolu, buraya göç etmeden önce kendilerine “Türk” demekteydiler.
Aral Kolundan gelen Ön Türk’lerin kendilerine Türk demeleri, Tanrı dağlarındaki
buluşmadan 1000 yıl önce başlar. Dolayısıyla Türklük kavramının kaynağına
ulaşmamız için Kendilerine ilk Türk diyen Aral’lı Ön Türk kolunun üzerinde
yoğunlaşmamız gerekecektir.
Aral’lı Ön Türk’ler tarih sahnesine -8.000’li
yıllarda çıkmışlardı. Kuzeyden inen Amerind’ler ile Aral Gölünün yerlileri olan
Beyaz Irk mensubu iki toplum burada akrabalık bağı kurarak uzun yıllar yaşamış
ve en eski Ön Türk toplumunun temellerini oluşturmuşlardı. Kendilerine henüz
“Türk” demeyen bu toplum, binlerce yıl yaşadıkları Aral Gölü, Hazar Denizi ve
Doğu Kafkasya bölgelerindeki müstakil yaşantılarını şartların gereği olarak
medeni yaşama dönüştürmeye başladılar. Boylar ve Aşiretler halinde yaklaşık 4
Bin yıl yaşayan bu toplumlar yaşamın kaynağı olan sulak bölgeler üzerinden göç
hareketlerine giriştiler. Bu göç hareketleriyle birlikte ulaştıkları
Mezopotamya’da yeni bir otoriter sistem inşa ettiler. M.ö. 4.000’li yıllarda
giriştikleri bu göç hareketi ile Dünya Medeniyetin temellerini atan Sümer
Devletler topluluğunun kurucu unsuru oldular.
Sümerleri tek başına bir ülke yada müstakil bir
toplum olarak değerlendirmek yanlış olacaktır. Kuzeyden gelen Ön Türk kolları,
bu bölgede Mezopotamya’nın yerli unsurları ile birlikte yaşayarak teşkilatlı
bir yönetim düzeni oluşturdular. Bu tarihe kadar Mezopotamya’da bir medeniyet
kurulmamıştı ve belli bir toplumun vatanı olarak kabul edilmemekteydi. Daha
önce Devlet ve Medeniyet tecrübesi olmayan bu toplumlar bir nevi Birleşmiş
Milletler halinde kurallara dayalı, birbirleri ile iyi komşuluk ilişkilerini
esas almış bir ortak yönetim biçimi oluşturdular. Tarihçiler, günümüzde bu
yönetime “Site Devletleri” adını verirler. Bu yönetim biçiminde her toplum
kendi Şehrinde yaşıyor, kendi Kralı tarafından yönetiliyor ve diğer toplumların
yönetimlerine karışmıyordu. Bunun yanında tüm Sümer Şehir Devletleri aynı dini
inanışlara sahip, aynı dili konuşan, aynı toplumsal kurallar ve birbirine çok
benzeyen yaşayış şekilleri ile varlıklarını devam ettirmekteydiler. Bu yönetim
biçimi binlerce yıl ayakta durmuş, medeniyetin temeli olan Yazıyı keşfetmiş ve
kullanmaya başlamış, toplum olarak güçlendikçe sayıları hızla artmıştır.
Pek çok tarihçi Sümer Devletinin kurucularının
Asya’lı olduğunu kabul eder. Asya’dan göç ettikleri ve Beyaz Irk’a mensup
Yuvarlak Başlı (Brakisefal) bir ırk olduğu kesin olarak tespit edilen Sümer
toplumunun Türk Alfabesi ve Türkçe ile çok yakın bağıda Sümerlerin Ön Türk
kökenli bir devlete sahip olduğunu açıkça ortaya koyar.
Kuzeyden inen Ön Türk toplulukları da bu Site
Devleti içerisinde Kurucu Unsur olarak yer almış ve varlıklarını Sümer
Medeniyeti içerisinde devam ettirmişlerdir. Bu toplumun kendisine TÜRK demesi
de, Sümer Site Devletlerine katılmasından birkaç yüz yıl sonra gerçekleşir.
Zira Sümerlerin son dönemlerinde TÜRKİ adlı bir Şehir Devletinin var olduğu
ortaya çıkmıştır. Sümer Devletini yıkan Akadların (Arapların Ataları) Kralı
Naramsin, Sümer Devletlerine açtığı savaşta mücadele ettiği Şehir Devletlerinin
ve Krallarının isimlerini yazıya dökerek kayıt altına almıştı. Bu kayıtlarda
TÜRKİ adlı bir Şehir devleti olduğu, Kralının adının İL-şu Nail olduğu
belirtilir. Hem ülkenin isminin TÜRKİ olması, hemde Kralın unvanının Türkçe
olması bu şehir devletinin ilk TÜRK devleti olduğunu ortaya çıkartmaktadır.
Sümerlerdeki TÜRKİ adlı Site devletinin varlığı
ve halkının Türkçe konuşuyor olması bu toplumun ilk Türk Devleti olduğunu
ortaya koyuyor. Peki Sümerlerin son dönemlerinde varlığı kesin olarak ortaya
çıkan TÜRKİ Devleti ne zaman vücut buldu ve tarih sahnesine çıktı?
Sümer araştırmacıları, Sümerlerin kurulduğu ilk
dönemlerde TÜRKİ adlı bir Şehir Devletinin var olmadığını belirtiyor. Yani Sümerlerin
ortaya çıktığı -3.500 lü yıllarda TÜRKİ adlı bir toplum yoktu. Aral
boylarındaki Ön Türkler, Sümer devletinin kuruluşunda asli unsur olarak rol
oynadığında kendisine TÜRK unvanı vermemişti. Bu unvanı birkaç yüz yıl sonra
Büyük Tufan sonrasında edindiler.
Sümerler, kurulduktan yaklaşık 500 yıl sonra
Mezopotamya topraklarında büyük bir Tufan meydana gelmişti. Bu tufan, geniş bir
coğrafyada etkili olmuş, çok sayıda insan sular altında kalarak ölmüş,
medeniyetler ve şehirler önemli ölçüde yok olmuştu. Bulgulara göre bu Tufan
-3.000 yılları civarında gerçekleşti. Zira Tufan’a ait bilgiler Tufanın
Sümerler döneminde yaşandığını ortaya koymaktadır. Tufandan ilk bahseden yazılı
kayıtlar -2.500 yılına aittir. Yani Tufan -2.500 lü yıllardan daha önce meydana
gelmiştir. Sümerlerin yazıyı -3.200 lerde kullanmaya başladığını ve pek çok
yazılı eser bıraktığını düşünürsek Tufanın yaklaşık olarak -3.000 yıllarında
meydana gelmiş olduğu sonucuna varabiliriz. Bu Tufan, aslında pek çok kişinin
bildiği Nuh Tufanıdır. Zira Tufan ile ilgili destanlar, hikayeler ve kayıtlar
Kuran’da belirtilen Nuh Tufanı ile birebir örtüşmektedir.
Yaşanan Tufan sonrası Sümer Devletler topluluğu
halen ayaktaydı ve güçlü bir yapıya sahipti. Düşünülen odur ki, Aral gölünden
Mezopotamya’ya inen Ön Türk’ler burada kurdukları Şehir Devletini Tufan
sonrasında yeni bir inanışa göre yeniden adlandırdılar. -3.000 lerde yaşandığı
düşünülen Tufan’dan sonra Hz. Nuh, çocuklarını toplumların başına Lider olarak
göndermişti. Arap Tarihçilerinin bu konuda yaptıkları araştırmalar oldukça
ilginçtir. Bu araştırmanın sonuçları bizi Aral Gölünden Mezopotamya’ya göç eden
toplumların tufandan sonra kendilerine TÜRK ünvanı verdiği gerçeğine
ulaştırıyor.
Nuh Tufanına ait bilgiler hem kulaktan kulağa
yayılan ve masallaştırılan efsanelerde, hem Tarih araştırmacılarının elde
ettiği muhtelif tespitlerde, hem Tevrat ve İncil’de, hem de Kur-an’ı Kerim’de
geçmektedir. Bu kaynaklardan elde edilen bilgiler Hz. Nuh’un oğullarından yeni
nesiller türediğini belirtiyor. Burada “Türemek” kavramı muhtemeldir ki hem
kendi soyunu devam ettirmek hem de toplumların liderliğini üslenmek olarak
edebi bir dille ifade edilmiş. Zira Tufandan önce varolan kavimlerin birçoğu
Tufandan sonrada varlıklarını devam ettirmiştir. Arap tarihçi ve yazar Said bin
El-Müseyyeb Nuh’un Ham, Sam ve Yafes adında üç oğlunun olduğunu ve bu
oğullarının soylarından kavimler meydana geldiğini belirtir. Bunun yanında
Nuh’un oğullarının soyundan gelenlerin isimleri de bu araştırmalarda ulaşılan
önemli bilgilerdendir. Bu bilgiler bize hem Türk toplumunun hem de komşusu olan
diğer toplumların nasıl kimliklerini kazandıklarına dair önemli ipuçları
verecektir.
Gılgamış Destanı, Hatti Kayıtları, Sümer
Yazıtları, Tevrat, İncil ve Kur-an’ı Kerim’de elde edilen bilgiler ışığında
ortaya çıkan bilgiler, Hz. Nuh’un çocuklarının ve çocuklarından olan çocuklarının
(Torunlarının) isimlerini şu şekilde tespit etmiştir ;
Hz. Nuh’un oğulları Ham, Sam ve Yafes.
Ham’ın Oğulları ; Kuş, Mizraim, Put, Kenan.
Sam’ın Oğulları ; Elam, Asşur, Arpaçşad, Lud ve
Aram.
Yafes’in Oğulları ; Türk, Gomer, Mogog, Madai,
Javan, Tubal, Meşeç, Tiras.
Hz. Nuh’un çocuk ve torunlarının isimleri
mutlaka tanıdık gelecektir. Zira Türk kavmine olduğu gibi pek çok kavme isim
babalığı yapan bu isimler, hem dünya medeniyetini yeniden inşa etmiş, hem temel
kültürleri oluşturmuş hem de Dünyanın demografik temellerini atmıştır. Bu
isimlerden en tanıdık gelenleri Elam’ın
başına geçtiği kavim Elamlılar olarak anılmış, Asşur’un başına geçtiği kavim
Asurlular olarak anılmış, Aram’ın başına geçtiği kavim Aramiler olarak anılmış,
Arpaçşad’ın başına geçtiği kavim Araplar olarak anılmış, Türk’ün başına geçtiği
kavimde Türkler olarak günümüze kadar varlığını devam ettirmiştir.
Aslında bu bilgi yakın zamanda ortaya
çıkmamıştır. Binlerce yıldır bilinen, Bozkır Türk’lerince efsane olarak babadan
oğula anlatılan bir mitdir ve Selçuklu döneminde Anadolu ya giren Türkler
içerisinde bile anlatıla gelmiştir. Öyle ki Cumhuriyetin kurulduğu yıllarda
Atatürk tarafından kurulan Türk Tarih Kurumu da bu bilgiyi Halk dilinden kaleme
almış ve gerçekliği üzerinde araştırmalar yaparak itibar etmiştir. Bu bulgular ışığında Atatürk de Türk’lerin
kökenini Nuh’un torunu Türk’e dayandırmıştır. Bunun yanında ilginçtir ki Bozkır
efsanelerinde söz edilen unsurlara Arap efsanelerinde de rastlanmaktadır.
Birbirleriyle ilk teması M.s. 8. Yüzyılda gerçekleşen Türkler ve Araplar, aynı
efsaneyi bu ilk temastan yüzlerce yıl önce yazıya dökmüştü. Elbette literatür
tarihçileri bu bilgiye efsane ve masal olarak bakmış, itibar etmeyerek ciddiye
almamıştır. Oysaki yakın zamanda ortaya çıkartılan Sümer yazıtları, Hatti
yazıtları, Gılgamış destanı, Arap tarihçilerinin araştırmaları, Etimolojik ve
Arkeolojik bulgular her halükarda bu tezi desteklemekte ve gerçekliğini ortaya
çıkartmaktadır.
Artık bugün, tarafgir nitelikleri açıkça ortaya
çıkmış, yanlı tezleri birer birer çürütülmüş batılı politik tarihçilerin
literatüre geçirdiği kusurlu ve yanıltıcı bilgilere itibar etmek yerine
tarihsel bulguların ve kesinlik kazanmış delillerin bizi ulaştırdığı mantıkla
ortaya çıkan ve bizzat Halkın Tarihiyle teyitlenen bu bilgiye itibar etmeli ve
sahip çıkmalıyız.
Çanakkale Şehitlerine, To Dardanelles Martyrs
Şu Boğaz harbi nedir? Var mı ki
dünyâda eşi?
What is that Bosphorus war? Is
there an equivalent to it in the world?
En kesif orduların yükleniyor
dördü beşi.
Four or five of the most dense
armies are pressing
-Tepeden yol bularak geçmek için
Marmara’ya-
In order to go to Marmara finding
a way through the hill
Kaç donanmayla sarılmış ufacık
bir karaya.
To a very small land besieged by
many navies.
Ne hayâsızca tehaşşüd ki ufuklar
kapalı!
What a dishonarable gathering,
because of it horizons are overcast.
Nerde-gösterdiği vahşetle ´bu:
bir Avrupalı´
Where is “This is an European.”
with the violance he shows?
Dedirir-Yırtıcı, his yoksulu,
sırtlan kümesi,
This wild, numb hyena group makes
you say this.
Varsa gelmiş, açılıp mahbesi,
yâhud kafesi!
They came being opened their
cages
Eski Dünyâ, yeni Dünyâ, bütün
akvâm-ı beşer,
Old world, new world, all the
nations of men
Kaynıyor kum gibi, mahşer mi, hakikat mahşer.
They are boiling like sand, is it
Armegeddon?, truely it is.
Yedi iklimi cihânın duruyor
karşında,
Seven nations of the world stand
in front of you.
Avusturalya´yla beraber bakıyorsun: Kanada!
You see Australia together with
Canada!
Çehreler başka, lisanlar, deriler rengârenk:
Faces are different, languages,
skins are colourful
Sâde bir hâdise var ortada:
Vahşetler denk.
There is a simple thing obvious:
wildnesses are equal
Kimi Hindû, kimi yamyam, kimi bilmem ne belâ...
Some of them are Indian, some of
them are cannibal, I dont know what the heck the others.
Hani, tâuna da züldür bu rezil istilâ!
This disgraceful invasion is a
lowness even for plague
Ah o yirminci asır yok mu, o
mahlûk-i asil,
Oh that 20. century, that noble
thing
Ne kadar gözdesi mevcûd ise hakkıyle, sefil,
All of its favored ones are
truely wretched.
Kustu Mehmedciğin aylarca durup
karşısına;
It threw up for months standing
in front of dear Mehmets
Döktü karnındaki esrârı
hayâsızcasına.
It threw out the secrets in its
stomach without shame.
Maske yırtılmasa hâlâ bize âfetti
o yüz...
If the mask wasnt torn, that face
would be still adorable for us.
Medeniyyet denilen kahbe,
hakikat, yüzsüz.
The whore called civilization is
truely shameless.
Sonra mel´undaki tahribe müvekkel esbâb,
The reasons which cause the
destruction at the cursed
Öyle müdhiş ki: Eder her biri bir mülkü harâb.
They are so terrible, even each
one of them can destroy a land.
Öteden sâikalar parçalıyor âfâkı;
Thunderbolts are tearing the
horizons to pieces from the other side
Beriden zelzeleler kaldırıyor a´mâkı;
Earthquakes lift up the depths
from this side.
Bomba şimşekleri beyninden inip
her siperin;
The thunderbolts of bombs are
going down through the brains of every shelter
Sönüyor göğsünün üstünde o arslan neferin.
They go out on the chest of those
brave soldiers.
Yerin altında cehennem gibi binlerce lağam,
There are thousands of
underground tunnels like hell under the earth.
Atılan her lağamın yaktığı:
Yüzlerce adam.
And hundreds of men who the mines
thrown burnt.
Ölüm indirmede gökler, ölü
püskürmede yer;
Sky is bringing down death, earth
is spewing out dead.
O ne müdhiş tipidir: Savrulur
enkaaz-ı beşer...
What a terrible blizzard it is,
wreck of men is thrown into the air.
Kafa, göz, gövde, bacak, kol,
çene, parmak, el, ayak,
Head, eye, body, leg, arm, chin,
finger, hand, foot
Boşanır sırtlara vâdilere, sağnak
sağnak.
They hail onto ridges, valleys
Saçıyor zırha bürünmüş de o
nâmerd eller,
Those coward hands in armor are
scattering
Yıldırım yaylımı tûfanlar,
alevden seller.
Floods like thunderbolt volleys,
torrents from fire
Veriyor yangını, durmuş da açık
sinelere,
They are giving fire to chests
open,
Sürü halinde gezerken sayısız teyyâre.
Many planes, while going around
in groups.
Top tüfekten daha sık, gülle yağan mermiler...
Missiles splattering cannonballs
are more frequent than cannon and gun.
Kahraman orduyu seyret ki bu
tehdide güler!
Watch the brave army, it laughs
at that threat.
Ne çelik tabyalar ister, ne siner hasmından;
Neither it wants steel bastions
nor it is afraid of its enemy.
Alınır kal´â mı göğsündeki kat kat iman?
Is a strong faith a fortress
which can be taken?
Hangi kuvvet onu, hâşâ, edecek
kahrına râm?
Which power can make it bow down
to its oppression?
Çünkü te´sis-i İlahi o metin
istihkâm.
Because that stronghold is an
establishment of God.
Sarılır, indirilir mevki-i
müstahkemler,
The location of fortified
buildings can be surrounded and can be taken
Beşerin azmini tevkif edemez
sun´-i beşer;
The creation of human cant arrest
the will of the humanity.
Bu göğüslerse Hudâ´nın ebedi serhaddi;
As for these chests, they are
eternal borders of God.
´O benim sun´-i bedi´im, onu
çiğnetme´ dedi.
“It is my beautiful creation,
dont allow it to be run over.” He said
Asım´ın nesli...diyordum
ya...nesilmiş gerçek:
I was talking about the
generation of Asım, it is truely a generation:
İşte çiğnetmedi nâmusunu,
çiğnetmiyecek.
Look, it didnt allow its honor to
be run over, it will not.
Şühedâ gövdesi, bir baksana,
dağlar, taşlar...
Look at the mountains and rocks,
they are the bodies of martyrs.
O, rükû olmasa, dünyâda eğilmez
başlar,
Except Rüku, it is impossible to
make heads bow.
Vurulup tertemiz alnından,
uzanmış yatıyor,
He lies down shot from his so
clean forehead.
Bir hilâl uğruna, yâ Rab, ne
güneşler batıyor!
For the sake of a crescent, oh
God, many suns set.
Ey, bu topraklar için toprağa
düşmüş asker!
O Soldier who fell down to the
ground for this land!
Gökten ecdâd inerek öpse o pâk
alnı değer.
It would worth it if the
forefathers kissed coming down that clean forehead
Ne büyüksün ki kanın kurtarıyor
tevhidi...
How great you are, your blood
saves the Tevhid.
Bedr´in arslanları ancak, bu kadar şanlı idi.
Only the lions of Bedir were this
much glorious.
Sana dar gelmiyecek makberi
kimler kazsın?
Who can dig the grave which will
not be narrow for you?
´Gömelim gel seni tarihe´ desem, sığmazsın.
If I said “lets burry you into
history”, you wouldnt fit into
Herc ü merc ettiğin edvâra da
yetmez o kitâb...
That book isnt enough even for
the eras you shook
Seni ancak ebediyyetler eder istiâb.
Only eternities can embrace you.
´Bu, taşındır´ diyerek Kâ´be´yi
diksem başına;
If I put Kaba around your head saying
“This is your grave stone”
Ruhumun vahyini duysam da geçirsem taşına;
If I heard inspiration of my soul
and wrote it on your stone
Sonra gök kubbeyi alsam da, ridâ
namıyle,
Then, If I took vault of heaven
with the Rida name
Kanayan lâhdine çeksem bütün
ecrâmıyle;
If I pulled it to your tomb with
its all stars
Mor bulutlarla açık türbene çatsam da tavan,
And if I made it a ceiling to
your shrine open with purple clouds
Yedi kandilli Süreyyâ´yı uzatsam
oradan;
If I sent seven candled Süreyya from there
Sen bu âvizenin altında, bürünmüş
kanına,
Under this chandelier,covered
with your blood
Uzanırken, gece mehtâbı getirsem
yanına,
While you were lying down, if I
brought moon light near you at night
Türbedârın gibi tâ fecre kadar bekletsem;
Like caretaker of your shrine, if
I made it wait untill day light.
Gündüzün fecr ile âvizeni lebriz
etsem;
In morning, if I made your
chandelier full of day light.
Tüllenen mağribi, akşamları
sarsam yarana...
If I wrapped the tulle covered
west to your wound at nights.
Yine bir şey yapabildim diyemem
hâtırana.
I wouldnt say that i did much to
honor your memory.
Sen ki, son ehl-i salibin kırarak
savletini,
You, by breaking the attack of
Crucifix people
Şarkın en sevgili sultânı
Salâhaddin´i,
You made the most beloved sultan
of east, Salahaddin
Kılıç Arslan gibi iclâline ettin hayran...
An admirer of your greatness like
Kılıç Arslan.
Sen ki, İslam´ı kuşatmış,
boğuyorken hüsran,
You, while disappointment was
sorrounding and choking Islam
O demir çenberi göğsünde kırıp
parçaladın;
You broke and tore that iron
chain into pieces on your chest.
Sen ki, rûhunla beraber gezer ecrâmı adın;
You, your name visits stars with
your soul.
Sen ki, a´sâra gömülsen
taşacaksın...Heyhât,
You, if you were burried into
centuries, you would pour out.
Sana gelmez bu ufuklar, seni
almaz bu cihât...
These horizons cant come to you,
this cihat cant embrace you
Ey şehid oğlu şehid, isteme benden makber,
Oh martyr son of a martyr; dont
want grave from me
Sana âğûşunu açmış duruyor
Peygamber.
The prophet is waiting you his
arms open.
Thursday, February 19, 2015
Thursday, June 5, 2014
English Day
As an English teacher at Derya Öncü College, we have to organise an English day which is supposed to be a great day for the school that they praise for it, finally we were able to do it and I am so relax now.
Sunday, May 25, 2014
ÇİLE DOLU BİR YOLCULUK 11 ÜS
Gören herkesin gülerek izlediği, “bu ne rezillik” diye söylendiği araba hattıdır 11 Üs. Burada bulunan (Ü) Üsküdar’ı, (S) Sultanbeyli’yi temsil ediyormuş normalde. Fakat yolcular arasında bambaşka bir hal almış Üs kodlaması; üst üstenin ÜS’si diyorlar. Aslında yanlış da söylemiyorlar. Durumun en kısa ifade şekli diyebiliriz buna.
Yaşamımızla bütünleşerek vazgeçilmez hale gelen taşıtlar, kolaylıklarının yanı sıra birçok sıkıntıyı da beraberinde getiriyor. Özellikle de trafiğin yoğun olduğu yerlerde ulaşım her geçen gün çileye dönüşüyor. Kimi okuluna, kimi işine kimisi ise hastaneye yetişebilmek için sabahın erken saatlerinde kalkıp otobüs avına çıkıyor adeta. Şanslarına binecekleri otobüs boşsa ne ala. Sırada trafiği atlatmak kalır sadece. Peki ya arabaların yoğun olduğu hatlar ne yapsın. Hem de ilk duraklar haricinde binmenin adeta çin işkencesi olan arabalar. Uzaktan normal görünen ama yaklaştığı zaman tabiri caizse tıka basa dolu olan, binenler adeta tüm gücünü kullanarak içeriye sıkışmaya çalışılan arabalar.
BASINLA KONUŞMAK YASAKMIŞ!
Bu otobüs hattı sabahları Üsküdar’a akşamları ise Sultanbeyli tarafına gidişte yoğun olmakta. Çünkü sabahları iş için gerek Altunzade’den metrobüs’le gerekse, Üsküdar’dan vapurla Asya’dan Avrupa’ya geçilmekte. Akşamları da eve dönüş başlamakta. İş yoğunluğunun Avrupa yakasında oluşu, o hatta yolcuların fazla olması ve tabi ki İETT’nin yıllardır buraya bir çare bulmaması bu duruma sokuyor o bölgeyi. Bu konuyu araştırmak için gittiğimizde 11 Üs şoförleri bizle konuşmak istemiyorlar bir türlü. Çünkü yasakmış basından her hangi biriyle görüşüp demeç vermek. Birkaç denemeden sonra yakaladık birini ve atladık onla beraber arabaya. On bir yıldır bu bölgede şoförlük yaptığını söylemekle başladı söze. Dile kolay böyle bir hatta on bir yıldır çalışıyor. Tüm ısrarlarımıza rağmen ismini söylemeden kendince dert yanmaya başlıyor; “ Arkadaş o bölgede oturanlar bir şeyden anlamıyor. Nerden kimden hak arayacaklar bilmiyorlar. İlk gördükleri biz olunca direkt bizle muhatap olup tartışıyorlar. Hatta öğle ki hakaretler ediyorlar. Biz bazen dayanamayıp karşılık veriyoruz ama yine susan da biz oluyoruz. Yoksa her gün birileri yaralanır.” Anlatırken öğle hallere giriyor ki şoförümüz sanki o anı yaşıyor yine. Soruyoruz hemen bu hatta madem bu kadar yoğun neden ek seferler düzenlenmiyor da böyle çile çekiliyor diye. Cevabı epey ilginç tabi, “aslında yeterince araba var ama trafik yoğun oluyor o nedenle araba az gibi görünüyor. Tabi bunların yanında personel eksikliği de var aslında.”
"HER AKŞAM EN AZ BİR SAAT BEKLİYORUM"
Ama Altunizade durağında saatlerce bekleyenlere sorduğumuzda ise olayın farklı yüzü çıkıyor ortaya. Çekmeköy’de oturup Kadıköy’de çalışan ve bu hattı kullanan Mehmet Bey, araba yeterince olsa burada saatlerce beklemeyiz diyerek şöyle devam ediyor; “hemen her akşam abartısız en az bir saat bekliyorum. Ya 11 Üs hiç gelmiyor ya da gelenler daha ilk iki durakta dolmuş daha sonra hiç yolcu almadan sol şeritten devam ediyor. Yeterince araba olsa biri dolduğunda diğerini beklemeden gönderseler böyle bir sorun olmayacak.” İşten erken çıkmasına rağmen hiçbir zaman eve zamanında gidemediğini söylen Mehmet Bey, “önceki akşam tam 50 dakika bekledim bir tane geldi ve durakta durdu. Hemen koştuk ve asıldık kapılara içeriye girmeye çalışıyoruz. Ama binmek nerde bir adım bile atamadık ve araba gitti. Ardından gelen arabaya da hemen koştuk ve sıkışa sıkışa bindik. Bindik ama tek ayağımızın üstünde ve kımıldayamıyoruz bile. Bizden sonrada binenler oldu tabi. İnmem gereken durak geldi. O yoğunlukta bir türlü inemedim. Kaptan bekle inecek var diye seslendim sesimin içinde kendim boğuldum. Bir sonraki durakta zar zor indim ve taksiyle eve gelmek zorunda kaldım.” dinlerken biz gülsek mi üzülsek mi anlamadık susup bekledik. Mehmet Bey’de anlamış olacak ki “Rahat olun gülebilirsiniz. Ben bile kendi halime gülüyorum.” diyor ve ardından yüzünde tebessüm beliriyor. Mehmet Bey’le görüştükten sonra durakta az ilerliyoruz ve yaşlı bir amcanın yanına yaklaşıyoruz. Soruyoruz hemen sizde 11 Üs’ü bekliyorsunuz dimi diye. Hemen olmaz olası 11 Üs diyerek söylenmeye başlıyor amcamız. Hayırdır amca dediğimiz de ise, “oğlum ben altmış yaşındayım ama mecburen çalışıyorum şartlar onu gerektiriyor. Her sabah çamlık durağından binip altunzade’ye geliyorum. Daha çabuk gelebilmem için otobandan gelen bu hattı kullanıyorum herkes gibi. Ama ne biniliyor ne de iniliyor. Gençler sağ olsun yer veriyorlar ama inanın yerimden kımıldayıp oraya kadar geçemiyorum olduğum yerde kalıp bu çileyi çekiyorum.” diyor. Bu soruna yetkililerin biran önce çözüm bulması gerektiğini vurgulayarak başından geçen bir olayı şöyle anlatıyor; “ bir sabah duraktan sıkışa sıkışa bindim. Yer yok kapının kenarında gidiyorum. Tabi kapılarda açılmıyor arabada nefes alacak yer bile yok. İnenler binenler derken bir ara gözlüğüm düştü. Hemen eğilip almaya çalıştım beceremedim. Tekrar denediğimde yanımdaki yolcunun ayağının altında kırıldığını gördüm. Oda farkına varınca özür dildi filan. Kızsam o ne yapsın sakin dursam iyice sinirlendim. Ya sabır çekerek şoförden kapıları açmasını ve ineceğimi söyledim. Burada açamam deyince artık tutamadım kendimi ve tartışmaya başladım. Biliyorum şoför ne yapsın ama karşımızda ki bu sıkıntıyla ilgili ilk muhatabımız o olunca tartışılacak tek kişi de dolayısıyla yine o oluyor.” baktık amca sinirlenmeye başladı müsaade isteyip hemen ayrılıyoruz yanından. Altunzade durağından bir önceki durak olan capitol durağına ilerliyoruz. Durak o kadar kalabalık ki ilk kez görenler bayram yeri sanır. Yaklaşıyoruz genç bir arkadaşın yanına 11 Üs bekliyorsunuz dimi diyerek. Ağabey bu durak 11 Üs denen bela yüzünden bu kadar kalabalık zaten diyerek başlıyor anlatmaya; "Ben Sultanbeyli'de yaşıyorum Mecidiyeköy'de çalışıyorum. Bu aracı kullanmak zorundayım. Ama olmaz olası araç ne gelmek biliyor nede gelince binilebiliyor. Her günüm ayrı bir çile oluyor. Normalde altunzade durağından binmem gerek ama oradan binmenin imkanı yok diye bir durak öncesine geliyorum ki şansım artsın. Zaman zaman daha önceki duraklara bile yürüdüğüm oluyor." Genç arkadaşımızla sohbet ederken geliyor bir anda 11 Üs. Baktık ki kalabalık hiç yerinden bile kımıldamıyor ve her zaman böyle olduğunu söyleyerek başlıyor sinirle gülmeye. Bu sorunun biran önce halledilmesi gerektiğini söyleyen genç arkadaşımız bunun tek yolunun bu hatta daha çok araba aktarmayla olacağını belirtiyor ve ekliyor; "Ümraniye içinden geçen ve neredeyse bomboş geçen hatlar var. Bunları yoğun saatlerde şile yoluna aktarsalar hiç bir sorun kalmayacak." Gerçekten araştırma yaptığımızda Ümraniye den geçen araçlardan bazılarını aktarma yapsalar çok daha rahatlayacak bu hattı kullanan yolcular. Biz beklerken bile diğer arabalardan ikişer üçer tane geldiği halde 11 Üs bir tane bile gelmedi. Genç arkadaşımız erkek olarak biz bir nebze olsa rahatız yine ya bayan yolcular ne yapsın diyerek gördüklerini şöyle ifade ediyor; " Arabaya binince mümkünse herkes bayanlara yer vermeye çalışır. Çünkü o kalabalıkta bir bayanının gitmesi çok zor. yer olmayıp binemeyen bayanlar da oluyor tabi doğal olarak. Bu durumdan istifade etmeye çalışıp bayan yolcuları taciz eden ve rahatsız eden sapıklar da var. Binmesinler desek mecbur binecekler bindiklerinde onların önüne geçilmiyor. Yani hangi açıdan bakılırsa bakılsın çok zor. Tek çare biran önce bu hatta araba sayısını arttırmak olur." Bu hatta yıllardır aynı sorun olduğu halde kimse çözüm bulmaya çalışmamış. Bir süre Sancaktepe Belediyesi tarafından altunzade den Sancaktepe merkeze kadar direkt giden otobüsler konulmuş ama tam olarak çare olduğu söylenemez. Çünkü onlarda geç geliyor ve o durakta doluyor, ya sonraki duraklarda bekleyenler?
Bu otobüs hattı sabahları Üsküdar’a akşamları ise Sultanbeyli tarafına gidişte yoğun olmakta. Çünkü sabahları iş için gerek Altunzade’den metrobüs’le gerekse, Üsküdar’dan vapurla Asya’dan Avrupa’ya geçilmekte. Akşamları da eve dönüş başlamakta. İş yoğunluğunun Avrupa yakasında oluşu, o hatta yolcuların fazla olması ve tabi ki İETT’nin yıllardır buraya bir çare bulmaması bu duruma sokuyor o bölgeyi. Bu konuyu araştırmak için gittiğimizde 11 Üs şoförleri bizle konuşmak istemiyorlar bir türlü. Çünkü yasakmış basından her hangi biriyle görüşüp demeç vermek. Birkaç denemeden sonra yakaladık birini ve atladık onla beraber arabaya. On bir yıldır bu bölgede şoförlük yaptığını söylemekle başladı söze. Dile kolay böyle bir hatta on bir yıldır çalışıyor. Tüm ısrarlarımıza rağmen ismini söylemeden kendince dert yanmaya başlıyor; “ Arkadaş o bölgede oturanlar bir şeyden anlamıyor. Nerden kimden hak arayacaklar bilmiyorlar. İlk gördükleri biz olunca direkt bizle muhatap olup tartışıyorlar. Hatta öğle ki hakaretler ediyorlar. Biz bazen dayanamayıp karşılık veriyoruz ama yine susan da biz oluyoruz. Yoksa her gün birileri yaralanır.” Anlatırken öğle hallere giriyor ki şoförümüz sanki o anı yaşıyor yine. Soruyoruz hemen bu hatta madem bu kadar yoğun neden ek seferler düzenlenmiyor da böyle çile çekiliyor diye. Cevabı epey ilginç tabi, “aslında yeterince araba var ama trafik yoğun oluyor o nedenle araba az gibi görünüyor. Tabi bunların yanında personel eksikliği de var aslında.”
"HER AKŞAM EN AZ BİR SAAT BEKLİYORUM"
Ama Altunizade durağında saatlerce bekleyenlere sorduğumuzda ise olayın farklı yüzü çıkıyor ortaya. Çekmeköy’de oturup Kadıköy’de çalışan ve bu hattı kullanan Mehmet Bey, araba yeterince olsa burada saatlerce beklemeyiz diyerek şöyle devam ediyor; “hemen her akşam abartısız en az bir saat bekliyorum. Ya 11 Üs hiç gelmiyor ya da gelenler daha ilk iki durakta dolmuş daha sonra hiç yolcu almadan sol şeritten devam ediyor. Yeterince araba olsa biri dolduğunda diğerini beklemeden gönderseler böyle bir sorun olmayacak.” İşten erken çıkmasına rağmen hiçbir zaman eve zamanında gidemediğini söylen Mehmet Bey, “önceki akşam tam 50 dakika bekledim bir tane geldi ve durakta durdu. Hemen koştuk ve asıldık kapılara içeriye girmeye çalışıyoruz. Ama binmek nerde bir adım bile atamadık ve araba gitti. Ardından gelen arabaya da hemen koştuk ve sıkışa sıkışa bindik. Bindik ama tek ayağımızın üstünde ve kımıldayamıyoruz bile. Bizden sonrada binenler oldu tabi. İnmem gereken durak geldi. O yoğunlukta bir türlü inemedim. Kaptan bekle inecek var diye seslendim sesimin içinde kendim boğuldum. Bir sonraki durakta zar zor indim ve taksiyle eve gelmek zorunda kaldım.” dinlerken biz gülsek mi üzülsek mi anlamadık susup bekledik. Mehmet Bey’de anlamış olacak ki “Rahat olun gülebilirsiniz. Ben bile kendi halime gülüyorum.” diyor ve ardından yüzünde tebessüm beliriyor. Mehmet Bey’le görüştükten sonra durakta az ilerliyoruz ve yaşlı bir amcanın yanına yaklaşıyoruz. Soruyoruz hemen sizde 11 Üs’ü bekliyorsunuz dimi diye. Hemen olmaz olası 11 Üs diyerek söylenmeye başlıyor amcamız. Hayırdır amca dediğimiz de ise, “oğlum ben altmış yaşındayım ama mecburen çalışıyorum şartlar onu gerektiriyor. Her sabah çamlık durağından binip altunzade’ye geliyorum. Daha çabuk gelebilmem için otobandan gelen bu hattı kullanıyorum herkes gibi. Ama ne biniliyor ne de iniliyor. Gençler sağ olsun yer veriyorlar ama inanın yerimden kımıldayıp oraya kadar geçemiyorum olduğum yerde kalıp bu çileyi çekiyorum.” diyor. Bu soruna yetkililerin biran önce çözüm bulması gerektiğini vurgulayarak başından geçen bir olayı şöyle anlatıyor; “ bir sabah duraktan sıkışa sıkışa bindim. Yer yok kapının kenarında gidiyorum. Tabi kapılarda açılmıyor arabada nefes alacak yer bile yok. İnenler binenler derken bir ara gözlüğüm düştü. Hemen eğilip almaya çalıştım beceremedim. Tekrar denediğimde yanımdaki yolcunun ayağının altında kırıldığını gördüm. Oda farkına varınca özür dildi filan. Kızsam o ne yapsın sakin dursam iyice sinirlendim. Ya sabır çekerek şoförden kapıları açmasını ve ineceğimi söyledim. Burada açamam deyince artık tutamadım kendimi ve tartışmaya başladım. Biliyorum şoför ne yapsın ama karşımızda ki bu sıkıntıyla ilgili ilk muhatabımız o olunca tartışılacak tek kişi de dolayısıyla yine o oluyor.” baktık amca sinirlenmeye başladı müsaade isteyip hemen ayrılıyoruz yanından. Altunzade durağından bir önceki durak olan capitol durağına ilerliyoruz. Durak o kadar kalabalık ki ilk kez görenler bayram yeri sanır. Yaklaşıyoruz genç bir arkadaşın yanına 11 Üs bekliyorsunuz dimi diyerek. Ağabey bu durak 11 Üs denen bela yüzünden bu kadar kalabalık zaten diyerek başlıyor anlatmaya; "Ben Sultanbeyli'de yaşıyorum Mecidiyeköy'de çalışıyorum. Bu aracı kullanmak zorundayım. Ama olmaz olası araç ne gelmek biliyor nede gelince binilebiliyor. Her günüm ayrı bir çile oluyor. Normalde altunzade durağından binmem gerek ama oradan binmenin imkanı yok diye bir durak öncesine geliyorum ki şansım artsın. Zaman zaman daha önceki duraklara bile yürüdüğüm oluyor." Genç arkadaşımızla sohbet ederken geliyor bir anda 11 Üs. Baktık ki kalabalık hiç yerinden bile kımıldamıyor ve her zaman böyle olduğunu söyleyerek başlıyor sinirle gülmeye. Bu sorunun biran önce halledilmesi gerektiğini söyleyen genç arkadaşımız bunun tek yolunun bu hatta daha çok araba aktarmayla olacağını belirtiyor ve ekliyor; "Ümraniye içinden geçen ve neredeyse bomboş geçen hatlar var. Bunları yoğun saatlerde şile yoluna aktarsalar hiç bir sorun kalmayacak." Gerçekten araştırma yaptığımızda Ümraniye den geçen araçlardan bazılarını aktarma yapsalar çok daha rahatlayacak bu hattı kullanan yolcular. Biz beklerken bile diğer arabalardan ikişer üçer tane geldiği halde 11 Üs bir tane bile gelmedi. Genç arkadaşımız erkek olarak biz bir nebze olsa rahatız yine ya bayan yolcular ne yapsın diyerek gördüklerini şöyle ifade ediyor; " Arabaya binince mümkünse herkes bayanlara yer vermeye çalışır. Çünkü o kalabalıkta bir bayanının gitmesi çok zor. yer olmayıp binemeyen bayanlar da oluyor tabi doğal olarak. Bu durumdan istifade etmeye çalışıp bayan yolcuları taciz eden ve rahatsız eden sapıklar da var. Binmesinler desek mecbur binecekler bindiklerinde onların önüne geçilmiyor. Yani hangi açıdan bakılırsa bakılsın çok zor. Tek çare biran önce bu hatta araba sayısını arttırmak olur." Bu hatta yıllardır aynı sorun olduğu halde kimse çözüm bulmaya çalışmamış. Bir süre Sancaktepe Belediyesi tarafından altunzade den Sancaktepe merkeze kadar direkt giden otobüsler konulmuş ama tam olarak çare olduğu söylenemez. Çünkü onlarda geç geliyor ve o durakta doluyor, ya sonraki duraklarda bekleyenler?
Wednesday, May 21, 2014
Tuesday, March 11, 2014
I am the Chef
It is 1.01 am at midnight and I am still working on something for work.
I hope the other teachers like it otherwise ...puff
I hope the other teachers like it otherwise ...puff
Thursday, February 27, 2014
Way to go
My life and this railway have many similarities in common. First of all, everyone who knows me a little can easily understand from the tones of the coluors that both have same ups nad downs throughout the life. Let's go back in time and image the first shining version of these rails when they were first settled here. What a charming and enchanting face they used to have but now they are no longer shining or captivating anyone's eyes. They are by hook or crook old and most probably not wanted or desired anymore.
Tuesday, February 11, 2014
See the latest version of our family
I have just noticed!
It has been 6 years since I started to write this blog and I see that when I look back I was a kinda lazy in writing or I think I was not capable in other words reluctant to express what I really experince. I sometimes wrote about my own experinces ans sometimes about daily activities. There has been much change in my life when I summarise my last six year. After I got graduated from University, I found a job at American Culture Cekmekoy branch, I worked there about two years, then I joined army for siz months compulsory service. Having finished my service in Turkish army, I got married Yasemin in 2011 two years after we graduated, upon that I quitted my job at American Culture and found a better job for my nucleus family but because our salaries were not enough and got many debts, I had to work in the evenings and at the weekends that`s why I could not spend much time with her. In 2012 I hold my little world Almila on my arms in October then everything has started to change in my life spiritually but my responsibilities has doubled and now I have to work more.
I opened that to write a totally different subject but I am writing my life. The real subject was supposed to be my laziness.
Insallah, when I have my willingness back to write, I am gonna fill these pages about the stuff.
Let`s summarise the life instead writing it long sentences for the time being.
1. Almila is with us.
2. Nothing is more worhty than her smile.
3. I changed job, I no longer work for Doga, My new school is Derya Oncu but it remains to be seen what is gonna happen here.
4. Almila can walk even run I love her much more than everybody and everything.
5. I have serious problems with my family espacially with the person who the others address as my sister.
6. I cannot do anything for house, I wanna redecorate the house from head to foot.
7. I have very good friends at work, I thank my dear God for making me know them.
8. I still sometimes have quarrel with Yasemin, this must the salt of marriage.
9. My father still complains about my working at private sector as if I love it.
10. Almila can talk, she calls me "Muamme" I hope I will father instead of "r".
To be Continued.
Çay içmeyen adama neden güvenilmez?
Çay üç özelliğinden dolayı kutsal bir sıvıdır.
Birincisi; sınıfsız bir içecektir, ayakkabı boyacıları ile ceo’ların ortak içeceğidir. Sınıfsal kaynaşma sağlar. Her statüden insanın tükettiği bir sıvı olup, içecekte eşitlenmenin sembolüdür aynı zamanda. İkinci olarak zamansızdır; sabah kahvaltısında, öğlen yemeği sonrasında, akşam üzeri, yatmadan önce yani günün her saati içilebilen tek içecektir. Üçüncüsü; Muhabbetin demini aldırır. Çay olmadan yapılan sohbetlerin hiçbir tadının olmadığı malumunuzdur.
Çay; yoksulların, şairlerin ve yalnızların resmi içeceğidir. Ona öyle alelade bir içecek muamelesi yapamayız. Ona sıradan bir içecek gibi davranamayız. Yok ben çay sevmem, çayla aram iyi değildir gibi hezeyanlar delikanlı bireylere yakışmaz. Çay içmeyen adamı anlamak zordur. Eğer bir rahatsızlığı yoksa, ki çay sıhhat verir. O kişinin niye çay sevmediği bizim için ciddi bir sorun olarak masada duracak ve dostluğumuzu sorgulatacaktır. Zamansız mekansız sınıfsız bir içecek olarak çaya karşı yapılan bu haksızlık ve sevgisizlik bizi yaralar. Çay içmeyen adam şüphelidir. Ona güvenemeyiz. Çünkü ince belli bardakta tüten nefis dumanıyla, karanfil kokulu sıcak ve demli bir çayı yudumlamamış insan, Anadolu’yu, bozkırları ve kırılgan yağmurlarımızı tatmamış demektir, kırkikindilerle yıkanmamış, gökyüzünü tanımamış demektir. Çay içmemenin hiçbir mantıklı izahı olamaz. Çay içmeyen adama güvenemeyiz çünkü buralardan ve bu toprakların kadim içecek kültüründen fersah fersah uzaklaşmış bir adam bizi tedirgin eder.
Çay; yoksulların, şairlerin ve yalnızların resmi içeceğidir. Ona öyle alelade bir içecek muamelesi yapamayız. Ona sıradan bir içecek gibi davranamayız.
Saturday, August 3, 2013
Bir Kalbin İçinde Ağlıyor Aşk
Based on a true story.... but whose?
Bir Kalbin İçinde Ağlıyor Aşk
Günün birinde sonradan dersine girmemi yanlış anlayan ve arkamdan atıp tutan fakat değer verdiğim bir edebiyat öğretmeni derste şöyle söylemişti "İnsanın aklındakileri kağıda dökmesi kadar zor çok az şey vardır". Ne kadar da haklı, şöyle bi sıksan kafamdan milyonlarca sözcük, cümle akar ama gel gör ki şu klavyenin başına geçince nedense herbiri sanki bana küsmüşcesine bir yerlere saklanmışlar tıpkı Elif Şafak'ın Siyah Süt kitabında kendisinin bile bulamadığı kapıların ardındaymışlar gibi. Yazılacak, söylenecek daha doğrusu itiraf edilecek o kadar çok şey var ki insanın içinden yazmak değil bir kayıt cihazı alıp aklındakileri oraya dökmek istiyor içini ama benim burda az sonra yapacağım şey her zaman yaptığım ve bundan sonrada yapacağım gibi kendime yalan söyleyip, yüzüme gülen adam maskesini takıp sokağa çıkmak ve yatarken bile eşim görmesin diye maskeyi göğsümü açıp yüreğimin derinlerine koymak olacak nasılsa oraya bakmak hiç kimsenin aklına gelmiyor - benden iyi oyuncu olur. Dışardan bakılınca artık nasıl bir görüntü veriyorsak milyoner sanılıyorum sanırım, sanırım insanlar gece gündüz çalışmam sonunda elime geçen paralardan bir yatak yaptırdığımı ve para içinde yüzdüğümü düşünüyorlar. İnsanın sahip olması gereken ama gerçekten sahip olması gereken sadece ve sadece gerçek bir ailedir. Karındaş oldukların senelerce aynı kaba ekmek bandırdıkların aynı sobanın başında soğuktan donan ellerini birlikte ısıttıkların, nasıl bir geçmişten bu günlere geldiğimizi bilenler bile maddi çıkarlar uğruna sana sırt dünüyorsa neden diğerleri seni sırtından hançerlemesin? Şimdi hangi şartlar altında karşındakine güveneceksin, nasıl kendini sevdiklerini emanet edeceksin? Bazen babama çok kızıyorum düşünüyorumda aslında hepsi onun şuçu: öğretmeseydş keşke dürüstlük nedir, haram nedir, kul haklı nedir diye belki o zaman bu kadar acı çekmez bana yapılanlara muadiliyle cevap verebilir ve bir gram vicdan azabı çekmezdim. Ahhh babacığım keşke daha az çalışsaydın da çocuklarına kardeşliğin ne olduğunu öğretseydin keşke zamanında günlerce kuru ekmek yeseydikte şimdi birbirimizi yemeseydik. Duyuyorum maalesef bazen o birşeyler söylüyormuş, benim Amerikaya gitmemden bile rahatsız olmuş meğersem ne olurdu sanki bana sorsaydın da ben söyleseydim sana işin aslını biz aynı rahmi paylaşmadık mı? Bu kadar mı etkiler el oğlu fikirlerini ne olurdu sanki bi kere de beni dinleseydin hiçbirinin senin duyduğun yada inandığın gibi olmadığını söyletseydin keşke telefonu yüzüme kapatmayıp açıklamama izin verseydin. Bir atasözü var "Yemediğin ot başında bitermiş" ömrüm boyunca yaşamak istemediğim olayların başında gelirdi karındaşlarmla mal derdine düşmek ama onu da yaşadım Allah'ım biliyorum beni böyle sınıyorsun ama artık dayanamıyorum alın diyorum almıyorlar bırakın beni diyorum gitmek istiyorum diyorum bırakmıyolar peki ama neden böyle yapıyorlar. Artık yavaş yavaş inandıklarımı da kaybetmeye başlıyorum korkuyorum ki sonunda isyankar olacağım ki o en beteri. Çekip gitmek istiyorum buralardan Yeni Zelandaya başvurdum göçmen vizesi için çünkü harita İngilizce konuşulan en uzak yer orasıydı gidişi olsun ama dönüşü olmasın diye ama o umutlarım da diğerleri gibi tıpkı yıkılan gençliğim gibi kayboldu gitti; reddedildim. Ben herkesi hala seviyorum hala hüsn-i zanetmeye devam ediyorum. Öğretmenliğin bana öğrettiği birşey varsa eğer o da insanları tamamen farklı bireyler olarak kabul etmek ve yaptıklarını bi bildikleri vardır ondan yapıyorlardır diye düşünmemdir. Ben evlendim canımla Dolunay Yüzlümle evlendim ama şimdi bazen düşünüyordum da ben evlenmemişim sadece sevgilimle resmiyet doğrultusunda eve çıkmışım. Kimseden bana hizmet etmesini beklediğim yok kimsenin hele hele eşimin bana hizmetçilik yapmasını beklemiyorum ama arada sırada da olsa evde sıcak bir çorba içmek istiyorum bu eve akşam 11 giriyorsam o evdekini daha rahat ettirmek için 2 işte çalışıyorsam akşam nedir haftasonu nedir diye bilmeden çabalıyorsam bi kase sıcak çorbayı, ütülenmiş bir gömleği hakettiğimi düşünüyorum fakat elime geçen şey ise sadece onlar bize gelince herşeyin onlara seferber edilmesi sadece o zaman sıcak yemek görmek, sohbet etmek. Karşılaştırsak eğer eski benle yeni beni teşbihte hata olmaz derler vakaa eski ben Osmanlının Yavuz'un saltanat dönemiyse yeni ben ise Kurtuluş mücadelisi veren devletsiz Türk milletidir. Eski ben sıcak yemek hasreti çekmez, ütüsü söylemeden yapılır, binbir borç içinde olmayan, karındaşlarınla mal kavgasına düşmemiş en önemlisi huzuru, yüzünde gülümsemesi olan göbeksiz :) bir bendi. Yeni ben ise evde yemeğe hasret pazardan aldıkları çürüdükleri için atılan, öğrenci evi hayatı yaşayan, ailesine yalan söylemek zorunda kalan * -evet anne, çok iyiyiz hiçbir sıkıntımız yok Allaha şükür-, boyundan büyük borcu sırtında taşıyan ama bir teşekkür bile edilmeyen göbekli, en acısı da huzursuz gülmeyi unutmuş bir ben. Hep derlerdi de hadi ordan derdim "ne kadar sıkıntın olursa olsun eve gidip ufaklığın o gülen yüzünü görünce hiç bir sıkıntı kalmıyo" gerçektende doğruymuş, ne de güzel dünyalar tatlısı bir kızım var Almila'm canım Wall-E filminde pis dünyada hayat için yeni bir umut veren o küçük bitki gibi bana hayatta yeni, güzel şeylerin de varolabileceğini kanıtlayan o minik iki dişli şimdilik yürüyemeyen bebek benim bebeğim benim Cesur Yeni Dünyam. 2004 yılıydı bu serüvene başladığımız zaman, ta o zamandan beri acaba 1000 i geçmiş midir alıp başımı gidicem, ayrılmak istiyorum bunaldım ben .... daha falan filan zırvalar, en sonuncusunu alalı 24 saat olmadı ama bu sefer biraz farklı cevabım tamam oldu nasıl istiyorsan öyle olsun canın ne istiyorsa onu yap keyfin bilir, tamam zaten hiç gelmedin ki gidesin kal olduğun yerde ama artık üzme geliyorsan gel yoksa sus otur kapa çenini artık yeter, kızımı ver yeter ne istiyorsan al ama yeter ki sus ve ne yapacaksan yap. Ben bu Shakespeare tiyatrosunda iyi ve salak adam olmaktan sıkıldım anlıyor musun? Bak Othelloya sonu oldu görmedin mi Romeo'yu sevdilerde ne geçti ellerine hepsi öldü sevdikleri uğruna. Ne kadar da çok uğraşsan sonunda ölüm var ve kimin için öldüğün önemli. Shakespeare'ninkiler hepsi bok yoluna gitti, artık gerçek aşkı o gözardı edilen aşkı bulma vaktidir, Şems'in Mevlanın bulduğu onlar kadar olmasa bile en azından o olda olma vaktidir. Vakit O'nunla olma vaktidir.
Monday, June 24, 2013
Eda Alabuga, The precious
She really made me feel that I am a teacher, Thank you so much my dear. There is a lot to say about her but I think this is enough: I am such a lucky teacher to have such a student.
Sunday, May 12, 2013
Friday, March 15, 2013
Aşk Nedir?
Kainat var oldu olalı süregelmiştir aşk.
Belki tüm sanat eserleri aşk üzerine var olmuştur. Nice şairler mısralarla
anlatmıştır, nice ressamlar tuvallerinde fırça darbeleriyle anlatmak istemiştir
ve nice müzisyenler melodilerinde haykırmak istemiştir aşkı. Peki nedir bu tüm
kainatı yöneten üç harfli illet?
Aşk kimine göre en acı, kimine göre
en güzel hatta kimine göre en asil duygudur. Kimileri derki çaresi bulunamayan
bir hastalıktır aşk. Bazıları da inkâr eder
‘’yok öyle bir şey seversin kavuşamazsın adı aşk olur’’ derler. Tıpkı
parmak izine benzer bence aşk her birimiz farklı yaşarız, farklı düşünürüz ve
anlatırız o kelimeyi. Bana göre tıpkı rüzgâr gibidir aşk. Kimi zaman ılık eser
içinizi huzur kaplar, kimi zaman sert eser benliğinizi sarsar, kimi zaman ise
tıpkı Sahra çöllerinde eser gibi yakar içinizi. Rüzgârdır aşk; elle tutulmaz, gözle
görülmez yalnızca hissedilir. Her mevsimde farklı esen bu rüzgâr çocukluğumuzda
başka, gençliğimizde başka başkadır. Tarihte nice aşklar vardır adına destanlar
yazılmış. Leylalar, Mecnunlar, Keremler, Aslılar... Hazan esmiştir onlara rüzgâr.
Aşkın en acı vereni de sevip de kavuşamamak olsa gerek. Tabi bir de bu durumlar
var; sevip de kavuşamamak, karşılıksız sevip-sevilmek, sevdiğine kavuşmak için
beklemek. Her biri farklı hissettirir insanı, tüm düşünceleri anlarım, her şeyi
kabullenirim ama niye inkâr ederler aşkı? Var işte görmüyor musunuz? Siz daha
aşık olamamışsınız diye çöpe mi gidecek onca aşk şarkıları, şiirleri, destanları,
resimleri? Eğer aşk yoksa neye ağlıyor bu insanlar? Niye aşığım dediği insana
bir başka bakıyor ya da onu görünce neden gözleri parlıyor? İnkâr edilemez
ilahi bir duygudur aşk. Âdem ile Havva’dan beri süregelir. Zaten onun ismi
zikredilince kalbinizin sahibi sanki siz değilmişsiniz gibi kontrol
edemiyorsanız, yanınızda ondan bahsedildiğinde yüzünüz sizden habersiz mis
kokulu bir ekmek dilimi gibi kızarıyorsa utanıp çekiniyorsanız, her şarkı ona
yazılmış, her şiirde anlatılan o, kokusu burnunuzdan sureti beyninizden
kahkahası kulağınızdan çıkmıyorsa, özlemi çekilmez bir hal almış durumdaysa, onsuz
saatlere dönen dakikalar onunla su gibi akıp geçiyorsa, içtiği suyu kıskanıyor
ve bunu içinize atıyorsanız,kaybetme korkusu kavuşma sevincinden ağır basıyorsa
geçmiş olsun. Çoktan birileri kalbinize yerleşmiş bile ama asla aştan
korkmayın…
Aşktan değil, onun kaçmasından korkun ve doğruluğuna yanlışlığına bakmadan sonuna kadar savunun aşkınızı. Biliyor musunuz, hayat zaten düşünmek için çok kısa, bu kısa zaman dilimi içerisinde tadılması gereken yegâne duygu aşk. Bence ona haksızlık etmeyin. Aşkınıza size aşık olana sahip çıkın ve onu kaybetmemeye çalışın. ''SENİ SEVİYORUM demek için geç kalmayın. Sevgiyle kalın…
Aşktan değil, onun kaçmasından korkun ve doğruluğuna yanlışlığına bakmadan sonuna kadar savunun aşkınızı. Biliyor musunuz, hayat zaten düşünmek için çok kısa, bu kısa zaman dilimi içerisinde tadılması gereken yegâne duygu aşk. Bence ona haksızlık etmeyin. Aşkınıza size aşık olana sahip çıkın ve onu kaybetmemeye çalışın. ''SENİ SEVİYORUM demek için geç kalmayın. Sevgiyle kalın…
Wednesday, January 23, 2013
Subscribe to:
Posts (Atom)
Mevlana
...
Üzülme, dert etme can.
Görebiliyorsan, dokunabiliyorsan, nefes alabiliyorsan, yürüyebiliyorsan ne mutlu sana.
Elinde olmayanları söyleme bana.
Elinde olanlardan bahset can.
Üzülme.
Geceler hep kimsesiz mi geçecek?
Gidenler dönmeyecek mi?
Yitirdiğin her ne ise; bir bakarsın yağmurlu bir gecede veya bir bahar sabahında karşına çıkmış.
Bil ki, güzellikler de var bu hayatta.
Gel Git’lerin olmadığı bir hayat düşünebilir misin?
Hüzün olgunlaştırır,
Kaybetmek sabrı öğretir.
Üzülme, dert etme can.
Görebiliyorsan, dokunabiliyorsan, nefes alabiliyorsan, yürüyebiliyorsan ne mutlu sana.
Elinde olmayanları söyleme bana.
Elinde olanlardan bahset can.
Üzülme.
Geceler hep kimsesiz mi geçecek?
Gidenler dönmeyecek mi?
Yitirdiğin her ne ise; bir bakarsın yağmurlu bir gecede veya bir bahar sabahında karşına çıkmış.
Bil ki, güzellikler de var bu hayatta.
Gel Git’lerin olmadığı bir hayat düşünebilir misin?
Hüzün olgunlaştırır,
Kaybetmek sabrı öğretir.
My Dear ISTANBUL





















.jpg)

.jpg)
























